Öykü: (E)mine
- Litera
- 5 saat önce
- 4 dakikada okunur
"Üzerime basma elbisemi giydim, sarı saçlarımı tülbentle örttüm. Yatağımı topladım, hayal kırıklıklarımı topladım, yüzüme iliştirdiğim her zamanki eğreti gülümsemeyle çıktım odadan."
Tuğba Kocaman Bulut
Sobanın üzerinden aldığım güğümle odama gittim, yatağın altından bakır leğeni çıkarıp odanın ortasına koydum. Dışarıdan gelen çocuk seslerinin üzerine aklıma kapıyı kilitlemeyi unuttuğum geldi. Ağır adımlarla gidip ahşap kapının anahtarını sessizce çevirdim. Perdesiz pencereye göz ucuyla baktım, duvara bakan pencereden sinek bile geçmediğini bildiğimden anadan üryan oturdum leğenin ortasına. Lifi beyaz sabunla güzelce köpürttüm, başladım vücudumu ovmaya, maşrapadan akan sıcak suyla iyice gevşedim. Keşke saatlerce burada kalabilsem diye düşünürken kapıya şiddetle vuruldu. “Efendim!”, “Saat kaç oldu, ne yapıyorsun hala odanda?”, “Yıkanıyorum hanımım.”, “Bu saate kadar aklın nerdeydi?”, “Su soğuktu, önce sobayı yaktım o yüzden geciktim biraz.”, “Daha fazla oyalanmadan çık, daha ineği otlatmaya götüreceksin.”
Buse öğretmen sayesinde bu yılki 23 Nisan gösterimiz çok renkli oldu. Sınıfa getirdiği küçük televizyondan bize izlettiği gösteriyi aylarca hazırlanmamız sonucunda köy meydanında sergiledik. Herkes bayıldı, gösteri sonunda alkış, kıyamet meydan inledi resmen. Ben de gösterinin yıldızıydım. Bunu öğretmenin takdirinden de diğer çocukların haset bakışlarından da anlayabiliyordum. Gösteri sonunda öğretmenin anne ve babamla konuştuğunu gördüm. Ne konuştuklarını çok merak ettim ama yanlarına gitmedim. Akşam yemekte babamın ağzından dökülen birkaç cümleyle aydınlanma yaşadım. “Dans gösterisine bayıldım, gerçi mini etek giymemenizi tercih ederdim ama siz daha sabi çocuksunuz.” Ben mahcup gülümserken babam yanaklarımı sıkıp devam etti konuşmasına. “Okuldaki gösterilerde dans etmen de benim için sakınca yok ama ilerde beyaz önlüklü bir doktor, başarılı bir mühendis ya da Buse Hanım gibi idealist bir öğretmen olman daha çok makbule geçer. Ben de omzum kabara kabara köy meydanında dolaşırım.”
Durulandım, yavaşça leğenden çıktım. Üzerimi giyerken dün tarladan topladığım rengârenk çiçekleri kokladım. Nasıl da güzel kokuyorlar, Emirgan gibi, İstanbul gibi... Göz pınarlarımdan kaçmaya çalışan damlaları yerlerine hapsettim. Şimdi zamanı değildi. Duvardaki yağlıboya tabloda mavi ipek elbisesiyle kırlarda mutlulukla gezinen Mine bana alaycı bakıyordu, ona bu zevki tattıramazdım. Üzerime basma elbisemi giydim, sarı saçlarımı tülbentle örttüm. Yatağımı topladım, hayal kırıklıklarımı topladım, yüzüme iliştirdiğim her zamanki eğreti gülümsemeyle çıktım odadan. Haşim'in küçük oğlu kucağıma atlayınca sendeledim. Düşmemek için bastonuma sıkıca tutundum. "Ben de seninle Maşallah’ı otlatmaya geleyim mi Eminenne?"
Bulaşık yıkarken nasıl sıktıysam bardağı elimde parçalandı. “Bırak bulaşığı, gel sarayım yaranı, bir sakinleş sen de artık.”Annem sakin olmamı söyledikçe daha çok geriliyordum. İçerde Buse öğretmen babamla konuşuyordu. Biliyorum odadan babam razı olmuş bir şekilde çıkacak. Çünkü kıyamaz kızına. Yıllardır bu anı bekliyordum. Çalıştım, didindim, kazandım Güzel Sanatlar Fakültesi’ni. Gönderecek beni İstanbul’a.
İneği kattım önüme, eteğimde Haşim'in küçük oğlu Mehmet, ağır aksak yürümeye başladık. Epey uzaklaştık evden. Hazırladığım küçük çıkını çıkardım: yaş çökelek, domates ve mısır ekmeği. Mehmet hemen yanıma çömeldi. Çok severdi benimle piknik yapmayı. Bir yandan ekmeğine katık ettiği çökeleğini yiyor bir yandan da koşturuyordu. Bir süre sonra geldi, tekrardan oturdu yanıma, çipil gözlerini dikti. “Masala bugün de devam edecek miyiz?” Çakmak çakmak bakan gözlerini öptüm. “Bıkmadın gitti bu İstanbul masallarından.”
Bugün Can’la Emirgan’a gidiyoruz. Baharda her yer rengârenk lalelerle dolu oluyormuş, bayılırsın dedi. İstanbul’un her yeri ayrı güzel, burayı da çok seveceğime eminim. Ben de jestine karşılık olarak geçen ay hediye ettiği mavi elbiseyi giydim. Normalde dizde elbise pek giymem, bizim oralarda böyle giyinmeyiz ama burası İstanbul; hem köydekilerin görme ihtimali de yok. İrem de saçlarımı düzleştirdi, hafiften de bir makyaj, oh değmeyin keyfime. Canımı tek sıkan Viyana konusu…
Artık eve dönüş vakti. Mehmet’in yardımıyla yerden kalktım, ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladık. Babamların evinin önünden geçerken annemi gördüm, avluyu süpürüyordu, son birkaç yılda daha da yaşlanmıştı sanki. Seslendim. “Emine kız sen misin, gelsene.” Mehmet’i ineğin yanında bıraktım, annemin yanına doğru yürüdüm. Haşim’i sordu. İyidir herhalde pek yüzünü gördüğüm yok, arada bir geceleri yanıma uğrar, işini görür gider, bunları söyleyemedim anneme, sırtı daha da kamburlaşsın istemedim. “İyi.” Cevabımdan şüpheye düşse de üzerinde durmadı. Yanındaki sandalyeye ilişti. Alnında biriken teri yazmasıyla sildi. “Sen nasılsın? Çok yoruyorlar mı seni?” Yalan söylemek istemiyordum ama doğruyu söylemenin de hiçbir anlamı yoktu. Olanla ölene çare mi vardı? “Ben de iyiyim işte.” Gözleri bulutlandı, haftaya camide mevlit okutacağını söyledi. Ölümünün üçüncü yılı. Unutmamış.
“Bizimkiler gelemiyor, tarla tapan işleri bitmemiş.” Asıldı yine yüzü. “Kardeşimi gönderiyorlar ama yarın yola çıkacak.” Bu haber gülümsemesine yetmedi, illa anne babamla tanışmak istiyor, ilişkimizin resmiyet kazanmasını ben de istiyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Son bir çabayla güldürmeyi denedim. “Bak söylemeyi unuttum, Buse öğretmenim de gelecek.” Dolaptan çıkardığı gömleği giyerken hafiften bir tebessüm etti. “O seni severse, ailemin kabullenmesi de kolay olur, biliyorsun.” Bu sefer gerçek bir gülümseme yayıldı gamzelerine doğru. Gülen gözleriyle bana döndü, içim ısındı, nasıl seviyorum seni Can, bir bilsen… “Tamam, söz mezuniyetten sonra köye birlikte gideceğiz.” Çekmeceden büyükçe bir zarf çıkardı. Tek tek inceledim: uçak biletleri, burs başvuruları, Viyana’da sanat eğitimi veren üniversitelerin ayrıntılı broşürleri… Her ayrıntıyı planlamış, benim geleceğimi benden çok düşünüyor. Elini cebine attı, minik bir kutu var şimdi avucunda. Dizlerinin üstüne çöktü, yoksa bu sandığım şey mi? Heyecandan kalbim duracak sanırım! “Mine, canım sevgilim, benimle evlenir misin?” , “Sonsuza kadar evet Can, sonsuza kadar.”
Konuşmalarımıza uzaktan şahit olan kardeşim hızla yanımıza geldi, Haşim’le mecburi evliliğimden beri aileme tavırlı, evden boğaz eksiltmek uğruna kuma gidişimi, ben affetsem de o affetmedi. Diplomamın kilitli sandıklara kaldırılmasını, sağ ayağımla birlikte kaybettiğim hayallerimi unutmaya çalıştıkça hatırlatıyordu. Ben sustukça o haykırmak istiyordu, fark ediyordum. Sitem dolu baktı anneme, sözünü esirgemedi: “Mevlidi Mine için de okut anne…”
Neşe içinde başladık yolculuğumuza, ailemle tanışacak sonunda. Ailemin de haberi var. Her zor anda olduğu gibi Buse öğretmen girdi devreye. Defalarca telefonda konuştular, arada Viyana konusunu bile çıtlatmış, çocuğun geleceği demiş, sebep olmayın demiş, sevdiği adam da yanında olacak, nişan, nikâh siz nasıl isterseniz, ailesi her şeye tamam diyor demiş. Bana bir tek tanıştırmak kaldı. Aslında Buse öğretmen de bizimle gelecekti de kızının lise mezuniyeti varmış, gelemedi. Bizim keyfimiz yerinde yine de, her şeyin olumlu geçeceğine inanıyoruz. Can’ın telefonu çaldı. “Ben açayım, sen yoldan gözünü ayırma.” Babasının ofisinden biriymiş, önemli olabilir dedi, kendi açtı telefonu. “Merhaba, evet Mine ile yoldayız.” Radyoyu açtım, nostalji kanalını buldum, doksanlar hep favorim olmuştur. Keskin bir korna sesiyle kafamı kaldırdım, son gördüğüm bir tırın kasasındaki yazı oldu: “Şoförün hatasını, toprak örter.”
コメント