top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Geceden

Yazarın fotoğrafı: LiteraLitera

“Adımı duydum, pek çok kişi vardı aynı isimde ama tanıdık bir ağızdan çıkmıştı ismim.”


Esra Türker Özkurt


Saat tam 8:00’de kapıdaydım, diğer bekleyenler gibi camdan içeri bakıyor, odacı ile göz göze gelmeye çalışıyordum. Yan duvara yapıştırılmış eczane krokileri ve aşı kampanyası görsellerini tekrar tekrar okudum. Küçülen paltomun kollarını soğuktan çatlamış ellerime doğru çekiştirip biraz da olsa ısınmaya çalıştım. Minibüsten inince diğer tüm yolcular gibi kara yakalanmıştım. Bereme sığmayan, beceriksizce topladığım kıvırcık saçlarım kar taneleri ile dolmuştu. Formamın altına giydiğim uyumsuz yün çoraplarım soğuğu kesmeye yetmiyordu. Bacaklarımı jilet gibi kesiyordu yumuşak kar. Formamda belirli belirsiz kalan nemi rüzgar estikçe daha çok hissediyordum. Sabah evden çıkarken “İdare ediver kızım demişti” babam. Mahçuptu bakışları. Akşam ütü ile kurutmaya çalıştığı okul kıyafetimi alışkanlıkla yanmayan kalorifer peteğinin üstüne sermişti. Kumaşın üstünde ütüyü gezdirirkenki tedirginliği yıllar geçtikçe azalsa da kaybolmamıştı. 


Kalabalık gittikçe artmaya başlamıştı, kaldırıma sığmak için birbirimize sokulmuş bekliyorduk. Bir arabanın güçlükle geçebileceği dar bir yolun üstüne konmuş eski bir binaydı burası. Bembeyaz çatı ile uyumsuz kirli sarı duvarlar yazın bu kadar kötü görünmezdi gözüme. Duvarlardaki sprey boya ile yazılmış isimler, yırtılmış parti afişleri, sıva çatlakları, sarkan kablolar ve kırık gider boruları binayı olduğundan daha da yaşlı gösteriyordu, hoyrat kullanılmıştı. Bu eski binadaki tek yeni şey açılır kapanır şeffaf kapıydı. Odacı yeni kapı yapılalı beri her sabah özenle siliyordu camları belli ki. Kapıya dalgınlıkla toslayanların bazısı küfür ediyor, bazısı mahçup bir şekilde gören oldu mu diye etrafına bakıyordu. Yaşlılar güldürüyordu beni, kapıya sıkışma korkusu ile bir ileri bir geri adım atıyor, arkalarından biri ittirmeden içeri giremiyorlardı.


Kapıda bir hareketlilik başladı. Odacı saatine baktı, isteksizce herkesi içeriye buyur etti. Makinenin verdiği kağıdı okumak için gözlüğümdeki buğunun küçülmesini bekledim. 27 numarayım artık herkes için. Muayeneye girenlerin çıkış hızına bakılırsa ikinci derse yetişebilirdim. Okul camından karı izlediğimi hayal ettim, kalorifer yanıydı sıram, bir elim yaz kış peteğin üstünde olurdu hep. Sağlık ocağına yakın sayılırdı okulun sokağı ama bir o kadar da mesafeli. Babam iyi bir okula gitmemi istemişti. Bir gözüm yanan numaralarda, bir gözüm dışarıdaydı. Tedirginliğimi belli etmeden bir ihtimali gözetliyordum. Beyaz zeminde kat kat giyinmiş bir çok insan aynı görünüyordu, kimseyi ayıramıyordum birbirinden. Şeffaf kapı durmadan açılıp kapanıyordu. İçeri giren her yeni kişi karşı kafede demlenen taze çay ve sıcak hamur kokusunu da yanında getiriyordu. Kafe yeni açılmıştı, dükkanın tezgahındaki taze çıkmış ürünler sabahın ilk müşterilerini bekliyordu. Kafenin kapısındaki yanan sönen ışıklar, tezgahtaki boyası çıkmış kırmızı cüceler, kapı camına yaslanmış plastik çam ağacı, uzun süredir silinmemiş cam. Tozlu bir kar küresini seyretmek gibiydi. Çocukken ağladığımda babamın elime verdiği oyuncaktı kafe şimdi. Kaygım arttıkça gözümle uzanıyordum. 


Kafeden sağlık ocağına insan hareketi vardı sürekli, bir de kalabalık arasında kapıdan kapıya mekik dokuyan çaycı çocuk. Benim yaşlarımdaydı, soğuk ona işlemiyor gibiydi. Sıska boynuna taktığı atkı arada çay bardaklarının içine giriyordu. Boş bardaklar ile yanımdan çıkarken beceriksizce döndürdüğü tepsiyi bir an için düşürecek sandım. Arkadan daha da çelimsiz göründü gözüme. Kafenin kapısından girip, tezgahın arkasında yok oldu birden. Elinde küçük bir tabakla göründü tekrar, camın önündeki kare masaya eğildi. Bir baba ve küçük oğlu oturuyordu masada. Şişme montu ve kafasına büyük gelen el örgüsü beresi içinde bir tek gözleri görünüyordu küçük çocuğun. Koyu mavi taburenin üstünde bir ileri bir geri sallanıyordu. Babanın gür siyah saçları vardı, Toprak rengi kapüşonlu bir kaban giymişti, kabanın içinden gri ceketinin yakası ve kravatı görünüyordu. Parlıyordu herşeyi. Pantolonu jilet gibiydi. Oğlunun montunu çıkarttı onu incitmemeye dikkat ederek, sonra da beresini ve bir makas aldı dolgun kırmızı yanaklardan. Çocuğun önünden keki alıp dilimlemeye başladı. Çocuk sabırsızdı. Babanın plastik çatalın ucuna taktığı keki şefkatle oğluna yedirişini seyrettim. Çocuğun her bir lokmasında baba da istemsizce ağzını açıp kapıyor, çocukla birlikte doyuyordu. Baba çaycının getirdiği çayı içmeden önce, kağıda sarılı iki kesme şekeri mahcup bir şekilde cebine attı, gizli bir ana tanıklık etmiş gibi kafamı içeri çevirdim. 


Bankoda 14. Numara yanmıştı. İçeride uzayan düzensiz sıra kapıya kadar dayanmış, en ufak harekette açılan otomatik kanatlar temiz hava ile birlikte karın nemini de içeri taşımaya başlamıştı. Babamın öğrettiği sıra ile doktora söylemem gerekenleri tekrar ettim. Yaşlıların oflamaları, çocuk mızıltıları ve bankodaki kızların dedikodu seslerine karışmıştı sesim. Doktor, reçete, sigorta, kimlik gibi tekrar eden kelimeler seçiliyordu bu uğultudan. On dakika önce yaptığım gibi elimi paltomun cebine sokup, eski gözlük reçetemi, kimliğimi ve babamın bıraktığı parayı yokladım. Alıcı gözle kafenin vitrinine baktım tekrar, ağzıma gelen acı su babamın gece vardiyaya gitmeden önce hazırlayıp çantamın içine koyduğu ekmek arasını hatırlattı. Elle koparılmış biçimsiz ekmek içine sıkıştırılmış kaşar  peyniri. Kafenin tezgahındaki sandviçlere hiç benzemiyordu. Sabah ekmeği çantamdan çıkartıp mutfağa geri koymaya çalıştığımı gören babam “ Aç aç üşürsün yollarda” demişti. Ben çok üşürdüm ama babam pek üşümezdi. 


Ekmeğimi yemek için okuldaki gibi kuytu bir yer bulamayınca dışarı çıktım. Kafenin içini daha net görebiliyordum artık. Çaycı çocuk elindeki sarı bezle boşalan masaları siliyor, diğer eli ile de plastik çanaktaki bozuk paraları topluyordu. Baba ve çocuğun masasında kalan keki el çabukluğu ile ağzına attı. İkimizde hızlı hareketler ile lokmalarımızı çiğniyorduk şimdi. Bir ara göz göze geldik, gülümsedim. Son parçayı da ağzıma atıp içeri girdim. 25 numara girmişti doktorun yanına, söylemem gerekenleri hatırlamaya çalıştım tekrar. Elimle reçetemi ve kimliğimi yokladım, anahtarlarım delik cebimden aşağı düşmüştü yine, öylece bıraktım. Bankoya bakıp hızlıca cam kapıya doğru yürüdüm son kez. Tipi başlamıştı tekrar. Kafenin müşterileri yok denecek kadar azalmıştı, sokaktan geçen insanların hiç biri tanıdık değildi. İçeri doğru ilerledim. Dijital bir bip sesi, 26 numara yandı bankoda. Belki de 26 numara çok konuşkan bir kadındır dedim içimden. Doktor pek konuşkan değildi belli ki, çok geçmeden 27 numara yandı. Makine 28 numaraya atlar belki diye dua ettim. Oturanlar, volta atanlar, yere çömelenler, duvara dayananlar, hastalıklarını birbirine anlatarak rahatlayanlar, herkes sabırsızdı. İyice artan uğultu içinde adımı duydum, pek çok kişi vardı aynı isimde ama tanıdık bir ağızdan çıkmıştı ismim. Arkamı döndüm. Karla kaplanmış solgun gri kabanını elinde tuttuğu kasketi ile silkeleyen adam babamdı. Uykusuz gözlerinde gördüğüm kendi yansımama baktım. Diğer  elinde tuttuğu ıslanmış kese kağıdını uzattı gülerek, “Bizim fabrikanın simidi, sen seversin” dedi saçımı okşayarak. “Yetişti” dedim, “Yetişti”, sesime dönüp bakanlara aldırmadan.

Bình luận


bottom of page