top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Antropolojik açıdan The Walking Dead dizisi

"İdeal bir toplum arzuluyorsanız tüm kapitalist uygarlığın ve tüketim olanaklarının çöküşünü mü beklemek zorundasınız?!" Töre Sivrioğlu yaşayan ölülerden yola çıkarak bir felaket sonrası uygarlığın çöküşüne ve insanlığın olası sonlarına bakıyor.


Hayatım boyunca üç sezondan fazla izlediğim tek dizi The Walking Dead (çizgi romanının ilk bölümlerini okumakla birlikte tamamlamadım). Ama baştan söyleyeyim bu diziyi tüm sezonlarıyla izlememim sebebi ne dizinin kalitesi ne de zombi türüne meraklı olmam. Beni bu dizide ilgilendiren olgu, bir felaket sonrası uygarlığın çöküşü karşısında insan topluluklarının buna nasıl cevap vereceği üzerine oluşturulan alternatifler. Yoksa zombi türü eskiden beri pek ilgimi çekmez. Bunun sebebi zombi olgusunun aşırı derecede mantıksız olması değil. Mesela başı kesilen bir zombinin, artık akciğerleri olmadığı halde halen hırıldamaya devam etmesine ya da kalbi duralı on sene olduğu halde hepsinden kıpkızıl şerbet şeklinde kan fışkırması gibi olaylara takılmıyorum. Diyeceksiniz ki zaten yaşayan ölünün neyi mantıklı da bunlar olsun!


Yaşayan ölü gibi mantık dışı bir olguya takılmayarak, karıncaları zombiye çeviren bir mantar türünde olduğu gibi bir virüsün insan beynine sızarak onu ‘moronlaştırdığı’ bir salgını hayal edelim. Böyle bir salgın olabilir. Benim bu konudaki itirazım aslında tarihçi/arkeolog kafasından bir türlü kurtulamamamdan kaynaklanıyor. Örneğin en başından ele alınacaksa ısırılma yoluyla bulaşan hiçbir hastalık genel bir salgına yol açamaz. Burada kuduz salgınlarının örnek alındığı görülüyor. Ortaçağlarda bile kuduz üç beş köye yayılıp durdurulan bir hastalıktı. Korkutucu olduğu doğru... Ama bir kişi en fazla bir kişiye kuduz bulaştırabilir, zira bunu yapabilmesi için ciddi biçimde hastalığın son evresinde ‘kudurmuş’ olması gerekir ki sonra yakalanıp derdest edilir. Asıl salgınlar gizli gizli yayılanlardır ve bunlar veba gibi temas yoluyla ya da grip türleri gibi havadan yayılmalıdır. Yani ısıra ısıra bütün dünyanın hastalanması için kimsenin hiçbir önlem almadığı bir dünyada binlerce yıl geçmesi gerekir. Üstelik bu filmlerdeki asıl ‘saçmalık’ zombilerin akıl dışı varlığı değil her ısırılanın zombi olması. Böyle bir olay mümkün değil, hiçbir hastalık bir canlı türünü bütünüyle etkileyemez. Isırıldığı halde zombi olmayan bireyler olması gerekir (24 Hafta Sonra adlı filmde bu vardı). Kara veba bile (ki onun filmi yapılsa zombi filmlerinin pabucu dama atılır) Avrupa’da halkın yarısını (tahminen 100 milyon kişi) öldürdü. Ama bağışıklık kazanan yarısını da öldüremedi. Zaten hastalıkların yayılmasını sağlayan da hastalık kaptığı halde bağışıklığı nedeniyle ölmeyip taşıyıcı olan kişilerdir. Veba onlar yüzünden bu denli yayılıp çok kişiyi öldürdü. 



Rick ve kabilesi

Onu bunu ısıran ölüler konsepti elbette etkileyici ama insanlar sonuçta otçul ağırlıkta beslenen canlılar olduklarından antropolojik olarak zombi salgını sonrası ‘moronlaşmış’ bireylerin genellikle ağaç kabuğu kemirip, patates yumrusu yemeleri gerekirdi. Ama tabi o zaman pek iç açıcı bir gerilim türü ortaya çıkmazdı. Yine de bağımsız bir Avrupalı yönetmenden ‘vegan’ zombi filmi bekliyorum. Belki de yapılmıştır da! Moronlaşmış bu insanlar zaten isteselerdi de et yiyemezlerdi. Filmlerde zombilerin bir insanı saniyeler içinde parçaladıklarını görüyoruz. İnsan türünün diş yapısı, çenesinin kas gücü filmlerde gördüğümüz jawsvari ısırıklara uygun değil. Böyle bir işi ancak zombi-piranhalar başarabilir. Normal insanların et yiyebilmesi için eti pişirmeleri gerekiyor. Çiğ yenen nadir ve sosyetik birkaç balık ve et yemekleri haricinde son beşyüzbin yıldır durum bu.


Neyse neticede böyle bir hastalık peyda oldu ve diziden anladığım kadarıyla insan soyunun %99’unu da öldürdü (bomboş kentler bunu gösteriyor) diyelim. Benim asıl ilgi alanım bundan sonrası. Bu aşamadan sonraki temel mantık hatası kalan insanların sürekli açlık çekmeleri, konserve peşinde koşmaları, bir kutu konserve için birbirlerini öldürmeleri. Hâlbuki Amerika kıtasından söz ediyoruz. Bir anlığına insanların kaybolduğunu düşünelim. Bu doğanın adeta coşması anlamına gelir. Bütün kıta yaban hayvanları ve yemişleriyle dolar. 20.000 yıl önce Clovis avcıları denilen proto-Kızılderililer geldiğinde olduğu gibi. Dizi de ayıp olmasın diye her on bölümde bir-iki geyik, vahşileşmiş iki üç köpek çıkıyor. Ama gerçekte böyle bir salgın olsa Amerika eski günlerindeki gibi bir milyon bizonun yan yana koşturduğu bir av cennetine dönerdi. Hatta boz ayı, Amerikan kara ayısı, puma ve kurt gibi yırtıcılar (onları ilginç biçimde dizide hiç görmüyoruz) her yana doluşurdu (bir tane zombi de bırakmazlardı).

 

Son zamanlarda Avrupa’dan bu konu hakkında çok olumlu haberler gelmekte. Çevre bilincinin artması, nüfusun azalması ve tarımda artık eskisi kadar insanın istihdam edilmemesi sayesinde Avrupa yeniden ormanlaşıyor. Fransa’da ormanlar 1690’lardaki sınırlarına geri dönmüş. Danimarka’da 18. yüzyılda soyları tükenen kurtlar Almanya’dan gelen bir çiftten türeyerek birkaç yılda 40 bireylik sayıya çıkmışlar. 


‘İnsanlar Walking Dead’taki gibi kaybolsalar kim bilir neler olurdu’ diye sormayacağım; zira Amerika tarihinde böyle bir olay oldu. İspanyollardan gelen grip, çiçek, kızamık, kızıl gibi hastalıklar, bu hastalıklara karşı bağışıklığı olmayan Amerikan yerlilerini kırıp geçirmişti. Kuzey ve Güney Amerika’da 50 milyon Kızılderili’nin salgınlarda öldüğü tahmin ediliyor. Bu gün ABD olan topraklar tamamen insansızlaşmış gibiydi. Tarım yapan ya da bizon avlamak için ormanları yakıp çayırlar açan bütün toplulukların ortadan kalkmasıyla ormanlar her yanı sarmıştı. Bazı tarihçiler 1600’lerde tüm dünyanın soğumasına neden olan ‘Mini Buzul Çağının’ Amerika’daki bu insansızlaşma ve ormanlaşmanın sonucu olduğunu düşünüyorlar. Neyse bu yıkım sonucu fauna adeta çıldırmış ve coşmuştu. Amerikan göçmen güvercini denilen tür öylesine çoğalmıştı ki toplam sayılarının 5 milyar olduğu, her bir sürüde 8-10 milyon kuş bulunduğu tahmin ediliyor. Öylesine çoktular ki insanlar bunları ağaçlar arasına gerdikleri ağlarla tıpkı uskumrular gibi toplamaktaydılar. Kuzey batı nehirleri somonlarla kaynamaktaydı. Öyle ki ağırlaşmış somonlar çıplak ellerle bile toplanabiliyordu. İnsanlar somonların sadece yumurtalarını (havyar) yiyip gerisini atıyorlardı. O kadar çok bizon vardı ki (milyon ve milyonlarca) Kızılderililerin eskiden sadece dillerini yemek ve boynuzlarından başlık yapmak için bizon avlayıp gerisiyle ilgilenmedikleri olurdu. O nedenle 11 sezon boyunca sürekli açlık kıtlık çeken ve konserve peşinde koşan Rick Grimes ve arkadaşlarının bu talihsiz durumları karşısında üzülmemek elde değil. Böyle bir felaket yaşansa geride kalanlar nasıl ziyafet çekeceklerini şaşırırlar ve sofra zenginliği açısından gerçek bir cennet bahçesinde yaşarlardı.



The Walking Dead dünyasındaki bazı kabileler ve simgeleri

Dizinin antropolojik olarak artıları var. Mesela grup dayanışmasını kan bağına değil grup içi faaliyetlere dayandırması doğru. Kızılderililerde de böyleydi. Gerçek kan bağı önemli değildi. Önemli olan topluluk için yapılan özveriydi. Rick Grimes ve grubunun belli bir yere değil de birbirlerine bağlı olmaları da antropolojik olarak doğru verilmiş. İlkel topluluklar bir mekânı değil kabilenin devamlılığını önemserlerdi. Mekân zamana göre değişebilir ama grup sabit olurdu. Yani sakallı bir amcanın dediği gibi komünal bir mülkiyetin olması için önce komün (topluluk) gerekir, tersi değil. Burada Rick Grimes ve taifesi önce topluluğu var ediyorlar, geri kalanlar topluluğun birliği üzerine inşa ediliyor. Topluluk soyut eşitlikle değil ‘herkesin yeteneğine göre herkese de ihtiyacı kadar’ ilkesiyle ayakta kalıyor. Yani komünist ilkeyle… Bunu ben söylemiyorum. Sanırım 5. Sezonda Diana adlı eski senato üyesi karakteri söylüyor, ‘sonunda komünistler kazandı’ diyor. Yani böyle bir felaket durumunda insanlığın ancak bu denli güçlü bir ortaklaşmacılıkla hayatta kalabileceği belirtiliyor. Tıpkı Kızılderililerde olduğu gibi… Ama öte yandan ‘böylesi ideal bir toplum arzuluyorsanız tüm kapitalist uygarlığın ve tüketim olanaklarının çöküşünü beklemek zorundasınız’ mesajı da verilmekte. Ama Rick Grimes grubunun komünist mülkiyet ilişkileri içinde olduğu zaten açık biçimde görülmekte. El konulan arabalar, yiyecekler vb. grubun ortak malı oluyor. Bir araba bulan ‘bunu ben buldum bu araba benim’ demiyor. Kızılderili avcılarda olduğu gibi bulduklarını topluluğa getiriyorlar. Toplayıcılık sonunda elde edilenler grup içinde ihtiyaca göre dağıtılıyor. O anda kim neye ihtiyaç duyuyorsa, isteyen istediği otomobili, silahı kullanabiliyor. Özel mülk kavramı yok. Ama Kızılderililerde olduğu gibi ‘şahsi mülk’ yani bir kişiyle özdeşleşmiş uzmanlık gerektiren eşyalar (Dixon’ın arbaleti, Michone’un samuray kılıcı veya Morgan’ın sopası gibi) ya da manevi anlamı olan hatıra eşyalar var (Glenn’in saati, Carl’ın şapkası gibi). Bunlar o kişinin kabul ediliyor ve kişinin ölümü halinde hatıra olarak saklanıyor. Antropolojide buna ‘şahsi mülk’ denilir. Şahsi mülk özel mülkten farklıdır. Özel mülk satılır, elden ele geçebilir, miras kalır vb. Şahsi mülk ise o kişiye aittir (isim gibi). Ondan başkasının kullanması hoş karşılanmaz. Sahibi ölünce genelde öbür dünyada eşlik etmesi için onunla birlikte gömülür, yok edilir veya hatıra olarak saklanır (mübadele değeri yoktur, takas edilmesi düşünülmez). Bu ayrıntılar topluluğun ortaklaşmacı eğilimine rağmen bireylerin kendine has kimliklerini korudukları mesajını veriyor. Kişisel kimliğin şef etrafında birleşme sonucu eridiği daha aşırı komünal bir model olan Negan’ın otoriter-savaşçı topluluğu bu açıdan felakete rağmen kaybolmayan Amerikan bireyciliğinin kırmızıçizgilerini aşan ‘kötü’ bir örnek olarak durmakta. Negan her ne kadar saygınlığını ve şefliğini yine kendi çabasıyla elde etse de elde edilen ürünleri önce kendisinde topluyor, sonra da kabilenin savaşçılarını gözeterek yeniden dağıtıyor ve yeniden dağıtımı kabilesinin kendisine bağlılığını perçinlemek için bir araç olarak kullanıyor (onlara bahşediyor). Bu anlamda Rick’in sembolik şefliğinin aksine şefliğin tarihsel olarak Germenlerde karşımıza çıkan daha ileri bir versiyonunu temsil ediyor. Totemik iktidar simgesi olan sopasıyla Germenlerde ve Amazon Kızılderililerinde (Yanamamö) olduğu gibi şefliğinin bir göstergesi olarak çok eşlilik ayrıcalığından yararlanıyor.


Başka ayrıntılarda da antropolojik gözlemlerle tam uyum var. Mesela gruplar arası bağların evlilikler veya partnerliklerle sağlanması, gruba kabul için mutlaka hayatını diğerleri adına riske atacak bir işe girişilmesi (erginlenme sınavı), grup içindekilere sınırsız destek sağlanırken grup dışında olanlara hissizlik hatta gaddarlık ilkel topluluklarda bire bir karşımıza çıkan olgular. Her yerli kabilesi kendisini mükemmel, barışçıl, adil diğerlerini ise tam aksi olarak niteler. Rick Grimes grubu da böyle. Nesnel olarak ‘kötülerden’ pek farkları olmasa da başkalarından ‘iyi’ olduklarına dair inançları tam... Bazen nedamet getiren bir düşmanın erginlenme sonucu kabileye (onlar buna aile diyor) kabul edildiği de oluyor. Her yapılan iyiliğin karşılığının da mutlaka beklenmesi Marcel Mauss’un hediyeleşmenin anlamı üzerine teorileriyle örtüşüyor. Dixon mesela yaptığı yardım karşılığında illa ki bir şey istiyor, istediğinin reel bir değeri olması gerekmiyor. Simgesel olarak karşılıklılık ilkesinin yerine getirmesi yetiyor. Grubun şefi niteliği taşıyan Rick ise simgesel kabile şefliğe iyi bir örnek.  Şef olarak maddi kazancı yok, tersine daha fazla sorumluluk alıyor ve riske giriyor. Carol karakteri kabileyi bir arada tutan yaşlı kadın şaman tipini andırıyor. Fransız antropolog Pierre Clastre’nin ilkel toplulukların ancak savaşmak için ve savaş sayesinde var oldukları teorisinin burada da karşımıza çıktığını görüyoruz. Grup birliği ve dirliği ancak başka topluluklarla savaşa girildiğinde sağlamlaşıyor. Barış zamanı grup bağları gevşiyor ve kişisel sorunlar gün yüzüne çıkıyor ve parçalanma eğilimleri artıyor. Ama tehdit ve savaş durumunda asıl bağlılık şartlarına geri dönülüyor. Bebek ve çocukların ana babası bilindiği halde gerçek ana babalar savaşmaya ya da yiyecek bulmaya gittiğinde bebekler toplulukça bakılıyor ki bu da kabile kültüründe doğal bir durumdu. Gerçek ana babalar sürekli öldüğünden ve resmi bir evlilik kurumu kalmadığından bir süre sonra kimin ana baba olduğu önemsizleşiyor ve çocuklar tüm toplulukça korunmaya başlanıyor. Babası belirsiz olan bebek Judith’in durumu bunu yansıtıyor. Kurumsal aile gibi kurumsal dinin de ortadan kalkmasıyla Hıristiyan Tanrısına inanç zayıflıyor. İşaretlerin, neden sonuç bağlantılarının ve gizli mesajların ön plana çıktığı şamanik inançlar kuvvetleniyor. Bir geyiğin görünmesi, bir tabela yazısı, bir ses anlamı olan, olması gereken simge ve işaretler olarak yorumlanıyor. Negan’ın sopası mistik güçler veren, ayrıca kabile birliğini simgeleyen bir totem gibi görülüyor. Sadece 11 sezon boyunca (ve aslında sanırım toplamda 15 yılda) farklı topluluklar arası bir değişim değeri var edilememesi ilginç kalıyor. Yani bir domuza kaç kurşun takas edilecek. Bir konserve karşılığında ne kadar benzin alınacak? Topluluklar bir türlü bu konuda bir uzlaşı sağlayamıyorlar. Kanada Kızılderilileri bu takaslar için boncuk, midye kabuğu kullanırlardı. Dizide bunun başarılamamış olması ilginç.


Senaryo anti-Trumpçılarca yazıldığı için bazı konular eleştirilebilir elbette. Mesela tüm gerçek kötülerin, sadistlerin, tecavüzcülerin vb. beyaz olması, hiçbir siyahın da kötü olmaması gibi… Başlangıçta ‘iyi’ ya da ‘kötü’ her toplulukta çeşitlilikler varken zaman içerisinde sadece ‘iyi toplulukta’ çeşitlilik (eşcinsel, Müslüman, konuşma engelli vb) kalması, ‘kötülerin’ ise giderek heteroseksüel beyaz maçolara dönüşmesi, dizinin Amerika’daki Trumpçılar anti-Trumpçılar kavgasından nasıl etkilendiğini de göstermekte. Hâlbuki böylesine ilkel bir dünyada reel olarak çeşitlenme değil aynılaşma eğilimleri güçlü olur. Gerçi bu insanlar eski Amerika’yı yeniden kurma idealine de bağlı olduklarından çeşitliliğe yönelmeye çalışmaları doğal kabul edilebilir. Ama bu çabanın bu ilkel aşamada karşılık bulması mümkün değil. Dizinin bu yöndeki politik mesaj kaygıları arttıkça da, zaten gereğinden fazla uzamış felaket sonrası atmosferin kendi içinde kurduğu gerçekçiliği bütünüyle ortadan kaldırdığını söyleyebiliriz. Yine de dizinin ilk beş-altı sezonu antropoloji çalışmaları için ilginç örnekler sağlamakta. Ben olsam ilk sezonları antropoloji ve arkeoloji öğrencilerine tavsiye ederdim.

Comments


bottom of page